İzmir Fotoğraf Kulübü

  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
  • default color
  • black color

Siteden Haberler

İzmir Fotoğraf Kulübü üyesi 28 fotoğraf gönüllüsü, İzmir'in Tire ilçesinde bulunan tarihe yüz tutmuş, çoğu insanın nasıl yapıldığını bile bilmediği el sanatlarını, tarihi eserleri, doğal güzellikleri fotoğraf karelerine taşıdı. Gezilerine el sanatları atölyeleri ile başlayan fotoğraf gönülleri, şehrin doğal güzellikleri, eski Osmanlı evlerinin mistik havası eşliğinde tarihi binaları portfolyölerine katmanın sevincini yaşadılar.  İzmirliyizKent Yaşam

Selçuk'tan Şirince'ye "Şirin mi Şirin"ce Bir Gezi

Bir Fotoğrafçı için umut dolu bir gezi gününde,  sabahın erken saatlerinde tutku ve heyecanla uyanmaktan daha güzel bir şey yoktur herhalde. Gece ne kadar geç yatmış olursa olsun, sabahın ona hangi maceraları yaşatacağı, hangi görüntüleri getireceği konusundaki heyecan ve merak duygusu bahsi geçen fotoğraf-severin dünyasını belirleyen unsurlardan biridir.

İFK üyeleri olarak fotoğraf yolculuklarımızda hemen hepimiz bu duygusal hazırlıkları ve mutlu karşılaşmaları yaşıyoruz her gezimizde yeniden. Bu kez yolumuz, bizi Selçuk’a, oradan da Şirince’ye  ve Efes’e götürecekti. Üstelik de  önemli bir araç değişimi ile… Önceki gezilerden alışık olduğumuz midibüsler yerine, Selçuk’a kadar trenle gitme fikri zaten İFK forumlarında heyecanla karşılanmıştı. Evet, birçok arkadaş trenle seyahatin gezinin halet-i ruhiyesine inanılmaz ölçüde katkı sağlayacağından emindi.  Nitekim gezimiz başlar başlamaz, bunun tam da böyle olduğu anlaşıldı.
07:30
Sabahın ilk ışıkları geride kalmıştı. Kahramanlarımız değişik güzergâhlardan yola çıktılar. Hatay’dan, Bornova’dan, Karşıyaka’dan, Alsancak’tan ve bilumum başka semtten fotoğraf-sever dostlar  Basmane tren garına yavaş yavaş adım atıyorlardı. Söz konusu gar, uzun süredir tren seferlerine kapalıydı. Yanılmıyorsam son dönemde sadece Aydın- İzmir hattında sefer vardı. Evet, bu sefer biz de bu seferlerden biri ile gezimize başlıyorduk.

Gezilere katılım konusunda geç kalması ile ünlenen Batıgün Sarıkaya, bu kez ne hikmetse toplanma alanına ulaşan ikinci kişi olmayı başarmıştı. Uzun süre raylara bakan ve trenin nereden kalkacağını hesaplamaya çalışan Sarıkaya, kendisinden önce orada bulunan Mehmet  Ali ve sonra gelen Emrah ile tanıştıktan sonra sabah çayını yudumlamaya ve gelen dostları selamlamaya başladı. 20 yıldır İzmir’de yaşadığını ve artık sıkıldığını anlatan çaycının sohbetini dinledi. Grup üyeleri giriş kapısından birer ikişer sökün ederken, gülümseyen yüzlerin enerjisi ve sabah geyiklerinin başlaması bu gezinin harika geçeceğini muştular gibiydi.

Önceki gezide tanış olunan dostların gelişi ( Murat,  Mert, Metin, Ege, Emek… )  ve yeni arkadaşların katılımı ile (Emine Sivri, Emine Akdeniz, Başak, Mehmet Ali, Emrah, Muhammet, Zeynep, Melek… ) grup giderek coştu. Bu sırada Serkan Sönmez ‘in gara ulaşması ile gezimiz resmen başlamış oldu.

[Liste kontrolü – biletlerin çözümü – tren görevlisi ile konuşmalar – su vb. ihtiyaçların yolculuk öncesi temini…]

08:00
Trenin kalkışına 15 dakika var. Üç vagondan birine yerleşen İFK üyeleri kendilerine bolca yer buldular. Fakat bu yerler birbirinden uzak ve dağınıktı. Bunun sohbeti engellemeyeceği açık bir gerçek olsa da vagonda bulunan diğer yolcuların fotoğraf-sever grubunun enerjisine ve sabah mahmurluğunu kısa sürede dağıtan hareketli sohbetlerine ne kadar dayanacağı meçhuldü.  Nitekim  bazı yolcular gerçekten de rahatsız oldular. Tabii tren görevlisi onlara diğer vagondaki koltuklara oturabileceklerini söylemişti. Batıgün Sarıkaya’nın kulağına da böyle bir yolcu serzenişi takılı kaldı: “Sabahtan beri vır vır vır konuşuyorlar.” demişti bu yolcu. İşin garip tarafı trende yolculuk, ayağa kalkıp arkadaş koltuklarını ziyaret, vagon içinde fotoğraf çekme denemeleri çok eğlenceliydi. Ayrıca koltuklar arasındaki sohbet de çok keyifliydi. Yolculuğun neredeyse tamamını ayakta ya da koltuklar arasında geçiren İFK üyeleri mevcuttu. Hemen hemen bir buçuk saatlik bir yolculuktan sonra Selçuk’a varılacaktı ve bu sürenin nasıl geçtiğini eminim ki hiçbir İFK üyesi anlamamıştır. - Kahvaltı yapmamış ve kahvaltı yapmayı dört gözle bekleyen üyeleri konu dışında bırakıyorum. – Hakikaten yolculuk inanılmaz hızlıydı. Ayrıca midibüs salla(n)maları da yoktu.

09:30-10:00
Selçuk’a varış.  Günlük güneşlik bir hava.  Ayrıca sıcak. Bu bakımdan kazak giymiş arkadaşlarımız biraz zorlandılar.  Günün ilerlemiş saatlerinde yer yer tişörte geçilmesi bundandı. Selçuk’ta nerede indiğimizi hatırlamıyorum; trenden indikten sonra biraz yürüyüp bir bahçeyi atladık ve birden iki araç karşımıza çıktı. 17’şer olarak bölünecektik. Hangi 17’de olmak istediğimiz konusunda serbest bırakıldık. Bu yazıyı yazan olarak ikinci 17’de olamadığım için servis kullanımından bahsederken sadece birinci 17’nin aracında olanları aktarmış olacağım. Bunun için şimdiden özür dilerim. Aynı anda iki yerde olamamak bazen çok zor oluyor insanlar için. Neyse ki  17’miz gayet iyi ve bol muhabbetli bir araçtı. Arkadaşlarımız yerleştikten sonra esprili  bir sohbet eşliğinde beş dakika ya gittik ya gitmedik, bir de baktık, harikulade ağaçların gölgelik ettiği ve sıra sıra dizildiği bir yol kenarında araçlarımız durmuş. Tam bu esnada anladım ki kalbim de durmuş: birazdan fotoğraf çekeceğimin bilincindeyim. Harika bir mekânda, harika bir görsellikle karşı karşıyayım.  Ve dahası yanımda sevdiğim insanlar var. Eh, bu durumda fotoğrafın sihirli kollarına kendimi teslim etmekten başka bir şey gelmiyor elimden… Araçlarımızdan büyük bir hevesle indiğimizi hatırlıyorum.  Dutlu Yol’dayız şimdi.  (Aslında buraya Datlı Yol da denebilirdi. ) Ağaçların yeşili ile yaprakların sarısı arasında kaybolmuş durumdayız. Bir ip gibi yola dizilip kaybolduk; farklı duraklarda durduk, farklı mıntıkalarda çalıştık. Kimimizin kurgu’su geldi; kimimiz portre üretimine geçti, kimimiz ise makrodan vazgeçmedi. “Makro Kardeşliği” ise bu gezide unutulmuş gibiydi.  Işığın henüz çok yükselmemesi ve dalların, yaprakların arasından süzülmesi fotoğraf için büyük ölçüde elverişli bir ortam yaratıyordu. Ayrıca yolun sonunun görünmeyişi de sonsuzluk hissini destekliyordu. Fotoğraf-sever-ve-çeker dostlarımız yol boyunca değişik kareler ürettiler…  Sündüz, Demet, Özge, Batıgün, Mert küçük kurgu denemelerine giriştiler. O harika yolda yürüyen çift pozlarıyla Fadime, İhsan,  Serkan ve Sibel kurgu denemelerine katkıda bulundular.  Fatih Sözeri ve Levent Baba da makro denemelerine girişmişlerdi.  Ege’den aldığım filtrelerden birini kullanarak ben de hayatımda ilk kez lacivert bir filtre ile fotoğraf çekmeye çalıştım. İlginç bir deneyim oldu.

11:00 -itibariyle EFES’e gidiş-
Dutlu Yol’daki fotoğraf serüveni bitince araçlarımız, birbirine alışan ve kaynaşan 17’lerini almak üzere geldiler. Ya da hiç gitmemiş olabilirler… Ben gidip geldiklerini zannetmiş de olabilirim. Fotoğrafın sarhoş edici etkisi bir fotoğrafçının zihnine oyunlar oynayabiliyor. Bu araçlar hep orada bizi bekliyorlardı sanırım. Araçlarımıza yerleşince kahvaltı yapmamış arkadaşları düşünen değerli arkadaşlarımızın uzattığı böreklerden aldık, bir de çikolatalı bir poğaça denk geldi ki sormayın, bu harika yiyeceğin çikolatalı bölümleri enfesti.

Yolculuğumuz durak değiştiriyor. Bu kez istikamet Efes… Efes’te nefesimiz kesilecek… Müze kartımı yanıma aldığım için çok seviniyorum. Grubumuz Efes’e girenler ve girmeyenler olarak ikiye ayrılıyor; girmeyenler gözleme yemek için araçlarımızın bizi bekleyeceği öteki çıkışa gidiyorlar.  Efes’e girenlerin ise sadece bir buçuk saati var. Giriş kapısında zaten bunun bir kısmını geçirmiş bulunuyoruz. Müze kartı almak isteyenler biraz bekliyorlar. Bu arada yeni bir filmli makine ile çalışmaya başlayan Emek için de film almamız gerekiyor. Fakat bu astronomik-tarihsel mekânda film satan adamın, CANON EOS 300 içine konacak pilleri bize 30 liraya vermek gibi ilginç bir fikri var. Emrah Tekşan araya giriyor; indirimle pilleri alıyoruz. Ekipman konusundaki kontroller sonrası Efes’teyiz. Arkadaşlarımızın bir kısmı içeride değil,  girenler de bir süre sonra antik tiyatronun orada buluşacaklar.

Turistlerin bol olduğu bir zaman diliminde ve harika bir yaz havası eşliğinde Efes yolculuğumuzun önemli duraklarında bolca fotoğraf çektik. Tarihsel yapıların karmaşık duygular uyandırdığı bu atmosferde fotoğrafları yeniden yaratmak çok zordu. Sütunların önünde modellerle, küçük kurgular yaratmaya çalıştık. Antik tiyatroda bize yardım etmek isteyen arkadaşlarımızla birlikte Efes-Lost projesini hayata geçirdik. Bazıları buna Lost bazıları ise Fost Kardeşliği demeyi tercih etti. (Fost için öneri: Fotoğraf Sanatı Takipçileri – FoST)

İtalyan turistlerin “Silenzio, per  favore”  ve “ quiete maledizione” şeklindeki uyarılarına karşın antik tiyatronun ses konusundaki başarısını  ölçmek yani akustiği görmek amacıyla olabildiğince ses çıkardık. Burada ses’in bizden ne kadar çıkabileceğini değil, tiyatroda ne kadar yankılanabileceğini ölçmeye çalıştığımızı önemle belirtmek istiyorum.

“Merdiven basamaklarında daha ne kadar fotoğraf çekebiliriz!” düşüncesi hasıl olunca grubumuz daha küçük gruplara ayrılarak kiliseye ve Celsus Kütüphanesine doğru yola çıktı. Bu sırada meydana gelen ayak burkulmalar, geç kalmalar, ‘film yanma’lar,  “müze kart”ın pahalı oluşunu konuşmalar, guruldayan karınlar, tarihsel-mitolojik döneme dair geyikler;  Efes’te nefesleri kesen harika ve kısa yolculuğumuzda yaşanan ufak ayrıntılardan yalnızca birkaçıydı. Celsus Kütüphanesine vardığımızda bir zamanlar burada 12.500 cilt kitabın saklandığını düşünmenin şaşkınlığı ile dolu olarak antikiteyi  canlandırabilecek düzeyde portre fotoğrafları çekmeye çalıştık.  Kütüphane, bir fotoğrafçının, çektiği an’ın da ötesinde bir yer bulup orada hiç yaşamadığı duygular yaşamasını sağlayacak denli görkemliydi. Ve terk etmesi zordu. Doğrusunu söylemek gerekirse yalnızca kütüphanede bile yarım gün harcanabilirdi.

12:30 – 13:30 – Elveda EFES!

Saatlerimiz (!) 12:30’u gösterdiğinde grubumuzun bir kısmı geç kalmıştı. Çıkışlara yönelen grubumuz bir çay içimi uzaktaki kafeteryada dinlenip yolculuğa çıkmadan önce son kez dinlenmeye çalıştı. Geç gelenler, beklendi. Hatta çay içmelerine bile izin verildi. Ve fakat mekân işleticileri, geç  gelenlerin grupla hareket edeceğini hesaba katamadıkları için bu arkadaşların çay isteklerini zamanında yerine getirmediler.

Herkes gelip de mola vakti dolduğunda araçlarımıza yeniden bindik. Bir grup arkadaşımız ise yemek yenecek mekana gelmek yerine  orada kalmayı ve doğrudan tren müzesine gitmeyi tercih etti. Karnı zil çalan gruba gelince, sayısal olarak oldukça kişinin katıldığı bir açık büfe şöleni gerçekleşecekti. Son derece uygun bir fiyat belirlenmesine rağmen yemeklerin, özellikle de mezelerin görece lezzeti (!), bayram etmeye hazırlanan midelere kötü bir sürpriz olmuştu.  Ayrıca büfe söylendiği kadar açık sayılmazdı. Bunun yanında karınlar çok aç olduğu için birkaç tabak yemek bir solukta bitirildi. Emrah TEKŞAN’ın yeni aldığı Canon A-1’inin çevirme kolunun yerinden fırlaması ile bulunması gereken bir vida ve kapağın varlığı ise yemeğin sonuna damgasını vurdu.  Bulunması zor derken bu parçanın sonradan bulunduğunu öğrendim ve de içim ferahladı. Nitekim Emrah’ın analogla çekimlere devam etmesi  buna bağlıydı.

14:30 – Tren Müzesi
Efes’i (hem kronolojik hem de coğrafi açıdan) geride bıraktıktan sonra yolumuz bizi Şirince’ye götürecekti; fakat ben gezinin bu aşamasında uğrayacağımız duraklardan birini önceden bilmiyordum. Meğer tren müzesine gidecekmişiz. “Harika,” dedim. “Hem trenleri severim hem de bir gün içinde ikinci kez müze kartı kullanmak çok güzel.”  Aracımız bizi tren müzesine ulaştırdığında, yön duygumun bana anlamakta zorlandığım muhitlerden geçtiğimiz hissini vermesi şaşırtıcı değildi.  Selçuk’un içinde bir yerlerdeydik; ama şimdi oranın yerini bulamam sanırım. (Yazıyı yazma aşamasında araştırınca buranın Çamlık köyü olduğunu öğrenmiş bulunuyorum.)

Efes’te kalmayı tercih eden grup geziye bu aşamadan katılacaktı yeniden. Bu grupla içeride buluşacaktık. Fakat müze girişinde bir sorunla karşılaştık. Burada bırak müze kartını hiçbir kart geçmiyordu ve giriş için bizden ücret talep ediliyordu. Bu ücret ne kadardı hatırlamıyorum; fakat burada gerçekten çok önemsediğim bir durumu aktarmak istiyorum. İFK kurucusu ve de müdürümüz Serkan SÖNMEZ’in bir telefonu (bu telefon nereye edilmişti, bilemiyorum) meseleyi çözmeye yetti; “müze kart”ı filan bırakıp içeriye ücretsiz girmemiz sağlandı. Kapı sürgülüydü arkadan, açılış an’ını görmek de çok hoştu bu anlamda. Görevli kadının “İyi eğlenceler” şeklinde hafif sitemli sözlerini arkada bırakarak içeri girdik.

Karşımızda nostaljik bir manzara vardı. Trenler zaten hep nostaljinin temsilcilerinden olmuştur. Geçmişin önümüzde bir kitap gibi açılması ve okunmayı beklemesi  bu gezinin belki de en ilginç noktalarından birinde olduğumuzu hatırlatıyordu. Çocukluğumda bile görmediğim trenler yan yana, art arda sıralanmıştı; lokomotiflere, vagonlara hayran kalmamak elde değildi. Trenlerde kullanılan her türlü teknolojik ve mekanik malzeme önümüzde uzanıyordu. Bir fotoğraf-çok-çeker’in bu manzara karşısındaki ilk tepkisi hemen fotoğraf çekmeye girişmek olabilirdi. Bunu yanıltıcı bulduğumu belirtmeliyim; ama zaman darlığı sebebiyle trenlerin dünyasına hızlı bir dalıştan sonra kimi arkadaşlarımız vagonlarda kurgu denemelerine, portre çekimlere, detay ve doku fotoğraflarına başladılar. Atatürk’ün içinde seyahat ettiği özel vagon görülmeye değerdi. Bu bölümde gerçekten güzel kareler çıktı. Saatlerimiz gitme zamanının yaklaştığını haber verse de, - ki bu bölüm için 45 dakika süremiz vardı.- birçok arkadaşımız son karelerini çekmenin ya da hoplayıp zıplamanın telaşı içinde trenler arasında dolaşıyordu. Grup üyeleri tekrar toplandığında saat 15:00’i geçiyordu.  Son olarak tren müzesinin en etkileyici yanının vagonlar ya da lokomotifler, makaslar ya da marşandizler değil, orada bulunan ve bir süre sonra kendisini hissettirmeye başlayan “geçmiş” duygusu olduğunu belirtmeden geçmeyelim. Buradaki geçmiş, belki ziyaretçilerin de “kendinden geçmiş”  bir halde buradan ayrılmalarını sağlayabilirdi, ne derseniz?

15:30 – Nihai Durak: Şirince

Selçuk-Efes-Çamlık derken araçlarımız her iki 17’yi de alıp Şirince’ye doğru yola çıktı. Geç kalan arkadaşlarımız sebebiyle programımızda aksamalar oldu; ama sonuçta Şirince yolları bizi bekliyordu. Yolculuğun bu kısmında grup üyeleri, bir süre önce yedikleri yemeklerin ağırlığı ve hareketli  tren müzesi etabından sonra bir parça yorgun ve durgun görünüyorlardı. Tek teselli, Şirince evleri ve sokaklarında çekilecek kareler ve içilecek şarapların esrik tadının hayaliydi.  Yaban mersini, karadut, ahududu bu hayalin başlıca kahramanlarıydılar. Kimileri ise boğazkere ve öküzgözü’nden vazgeçmeyeceklerini söylüyordu.

Şirince’ye varış kısa sürdü. Dar yollardan ve  keskin virajlardan sonra birçoğumuzun birçoğuncu kez geldiği Şirince’ye ulaştık. İlk kez gelen arkadaşlar da  Şirince’de fotoğraf çekmek için sabırsızlanıyordu. Araçlarımız bizi meydanda bıraktıktan sonra grup üyeleri ara sokaklara dağıldılar. Bir kısmı yukarıdaki kiliseye gitme kararı verdi. Bir kısmımız Emek’in fotoğraf makinesindeki filmi sarmak için bir süre uğraş verdik.  Şirince’de fotoğrafçı olmadığını öğrenmenin şaşkınlığı ile filmi sardık ve arkadaşlarımızı bulma telaşıyla sokaklara vurduk kendimizi. Yol bizi yukarı götürüyordu. Terk edilmiş evler arasından geçiyor, kapalı kapılar ardında keçi ve koyun benzeri hayvanların seslerimizi duyup hareket ettiklerini görüyorduk.

Hava Selçuk’taki gibi değildi. Keskin bir dağ havası etkisi hissedilmeye başlanmıştı. Soğuk da yavaştan ısırıyordu. Şirince’deki bölümde 18:15’e kadar zamanımız vardı. Fotoğraf  konusundaki bilgi ve becerilerimizi konuşturmaya ve sokaklarda fotoğraf avcılığına soyunduk. Bir kısmımız arkadaşlarımızla modelli çekimlere yöneldi. Dar sokakların havası bir başkaydı burada. Yukarı doğru açılan sokaklarda fonda Şirince tepeleri ve evleri görünüyordu. Kilisede yine toplanan grup üyeleri burada hem dinleniyor hem de değişik fotoğraflar üretmeye çalışıyordu. Dilek çeşmesi başında bir Fransız turist güruhunun da dikkatini çekmeyi başardık. Emek’in havuz başında verdiği pozlara şaşıran ve olaya fazlasıyla Fransız kalan bu Fransız turiste dilimiz döndüğünce “réflexion, le main, la eau, la ombre et le reflet il la fille” gibi sözcükler yardımıyla çektiğimiz fotoğrafı anlatmaya çalıştık. Fakat olayı aydınlatmayı başaran, çektiği kareyi turist dostumuza gösteren Demet oldu.

Fransız turistlerin neşeli varlığına eklemlenen genç bir grup Dilek Çeşmesine ve gerçekleşen dileklere dair esprili bir konuşmanın içinde yer aldıktan sonra Emek  beş erkeğin şarap içerken pozlarını çekmek isteyince Mert, Muhammet, Ümit, Akgün ve Batıgün ellerine şarap şişelerini alarak oturdular ve poz vermeye çalıştılar. Bunlar günün son kurguları sayılabilir.

17:00 ve sonrası – Elvede Şirince!
Akşam ışıkları Şirince tepelerine vuruyor. Gün batıyor artık. İnsanlar biten bir günün gölgeleri gibi kasabanın içinde kayboldular. Yollar silikleşti; akşam soğuğu yavaşça şehre indi. Pazarcılar son satışlarını yapıyorlar. Ekmek satan kadın yıllardır oradaydı; biz ise onu sadece kiliseye çıkarken ve sonra da inerken görüyoruz. O bir fotoğraf karesinden çok fazlası belki; bu kederli akşam saatinde birdenbire neşenin içinde koşut ilerliyor bu düşünceler. Duyguların bulduğu yolda kendimize yol açarak kasabaya iniyoruz tekrar. Büyük bir kısmımız Mahzen’e gidiyor. Şarap içmek ve belki de almak için. Bir kısmımız daha aşağılara kıvrıldık. Araçlarımızın bulunduğu mıntıkaya yakın bir başka mahzen varmış. Orada da bizlerden bir grup…  Ama esas ‘Mahzen’ yukarıda, kilisenin altındaymış.  Fotoğraf için mevcut ışık giderek azaldı. Şehrin ışıkları da yeterli değil, bir akşam yemeği yemek için durup çevremize baktık. Bir kısmımız gözleme yedik hemen karşısında Mahzen’in. Diğer grup da bu sırada yukarıda “degüstasyon” işlemini gerçekleştiriyordu. İnkar edemeyiz ki grubumuzda gerçekten ‘gurme’ niteliğinde birçok dostumuz mevcuttur. Fotoğraf karelerine yansıyan kısmını dışarıda bırakırsak gezilerimizde eğlencenin ve yemeklerin bu ölçüde tatlı ve zevkli geçmesinin sebebi de bu olsa gerektir. Ve tabii ki yemek an’ındaki o harikulade sohbetler. Bu sohbetlerin tadıyla yediklerimiz, içtiklerimiz bir kat daha lezzetli olmamış mıdır?

Eve Dönüş
Şarap alan arkadaşlar ve yemek yiyen grup 18:15’te meydanda toplandılar ve araçlara yerleşip Selçuk’a dönüş yolculuğuna çıktık. Selçuk’ta 17.20 treni bizi bekleyecek. Daha doğrusu bekliyor olacak. Araçlarımızda yorgunluğumuz kendini belli ediyordu. Sündüz’ün getirdiği harika kekten tadarak Selçuk’a vardık. Esprili sohbetimiz de devam ediyordu yine. Selçuk’ta trenin kalkmasına daha 40 dakika olduğunu görünce çay içmek için çay bahçesine koştuk. Burada akşam dönüşü olduğu ve biletlerde numara sistemi bulunmadığı için “yer kapma”nın öneminden bahsedilince grup üyeleri tren gelir gelmez istasyonda alelacele toplandılar. Zira ayakta gitme durumu bile vardı.  Nitekim ne kadar hızlı toplansak da aynı vagonda ve aynı koltuk sıralarında yer bularak oturmayı başaramadık. İFK üyeleri trenin muhtelif koltuklarına dağıldılar. Yorgunluk söz konusuydu şüphesiz; ama yine de sabahki tren yolculuğunun neşesi ve ritmi hissettiriyordu kendini. Çekilen fotoğraflara bakıyor ve kendimizi yaşanan bu mutlu günün bir parçası olarak görmenin heyecanını yaşıyorduk. Gün bitiyordu, eve dönüyorduk; ama ruhumuzda “fotoğraf”ın büyülü dünyasının bizi birleştirdiğini ve bu gezi dolayısıyla  da ayır(a)mayacağını hissediyorduk.  Dönüş sohbetlerinin tadı da her gezide olduğu gibi bir başka güzeldi. Dağınık yerleşim dolayısıyla günün anlam ve önemini belirten bir konuşma yapmak mümkün olmadı. Zira birlikte yolculuk ettiğimiz insanların meraklı bakışları da bir ölçüde dikkat çekiciydi.  Trenimiz “karanlıklar” içinde bir “raydırs” gibi ilerliyordu; dolayısıyla ray’ların çelik soğuğunu yararak  geceye doğru koşuyordu. Yolcularımızın bir kısmı uyumuştu; bir kısmı fotoğraf sohbeti yapıyordu; bir kısmı ise fotoğraflara bakıyordu.

Kısaca her şey bir dönüş yolculuğunda olması gerektiği ölçüde güzel ve etkiliydi. Ve bir de insan yüzleri vardı sımsıcak, dost ve samimi… Bu yüzlerin anlattığı bir gerçek miydi fotoğraflarda kendini gösteren?

Mutluluğa açılan kapıda birlikte olmak ve zaman geçirmek yeter, diye fısıldıyorduk birbirimize. Fotoğraf sadece deklanşöre dokunmak değildir, bir ‘insan kalbi’ne de dokunmaktır ayrıca, bir dost yüzüne bakmaktır dakikalarca, sevdiklerimizi dinlemektir yolculuk boyunca. Hayata başka insan yüzlerinden yansımaktır işte…  Fotoğraf, bunları ruhun derinliklerinde hissetmek değil de nedir? Fotoğraf kendimizden dünyaya bunları armağan etmektir ve dünya sevdiklerimizin birlikteliğinden oluşur. Bu gezi bunları bir kez daha gösterdi bana. Sözlerimin mübalağa sanatı içinde düşünülmemesi için, son olarak bizi fotoğrafla birbirimize kenetleyen bu bağın, hep böyle sürmesini diliyorum sadece.

Sevgili dostlarım, hayata açık diyaframlarla bakın, bol bol ışık girsin yaşamınıza, gözlerimizden yansıyan sevgi ve dostluk dolu ışıkları pozlayın olabildiğince. Bazen küçücük bir enstantaneye öyle çok şey sığar ki onu ancak zaman geçince anlayabiliriz, bizim enstantanelerimize dostluk, fotoğraf aşkı ve yaşama tutkuyla bağlılık hâkim… Evet böyle bu, sevgili dostlarım, iyi ki varsınız, iyi ki Şirince var ve biz  iyi ki birlikte fotoğraf çekiyoruz… Çünkü çoğu kez tek başına çekilen fotoğrafın, yalnız yemek yemenin acı lezzetinden başka bir tadı olmayabiliyor. Deklanşör seslerine dost sesleri de karışmalı, tripotlar dost omuzlarda taşınmalı, lenslerimiz dost gözlerle de görmeli ve fotoğraf makinelerimiz dost ellerde yükselmeli… Varlığınız için hepinize sonsuz teşekkürler…


Not: Gezinin düzenlenmesinde katkısı olan tüm dostlara ve en başta Serkan SÖNMEZ’e teşekkürler… Bir dahaki geziye kadar sağlıcakla kalın…
Son Güncelleme ( Çarşamba, 06 Ocak 2010 17:31 )  

Yorumlar  

 
0 #1 özge_m 2009-11-29 16:56 Kalemine, yüreğine sağlık Batıgün…
Fotoğraf ve dostlukla geçen bir gün bu kadar edebi ve güzel anlatılabilirdi ..Teşekkürler
 

Giriş Formu



Editörün Seçimi


şelale
Ekleyen: levent35

Etkinlik Takvimi

previous month Marth 2010 next month
P S Ç P C C P
week 9 1 2 3 4 5 6 7
week 10 8 9 10 11 12 13 14
week 11 15 16 17 18 19 20 21
week 12 22 23 24 25 26 27 28
week 13 29 30 31

Etkinlik Listesi

Olay yok

Kimler Sitede

Şu anda 93 konuk çevrimiçi

Kimler Online

Yok

İstatislikler

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün67
mod_vvisit_counterDün459
mod_vvisit_counterBu Hafta1750
mod_vvisit_counterGeçen Hafta3131
mod_vvisit_counterBu Ay4881
mod_vvisit_counterGeçen Ay12080
mod_vvisit_counterToplam131460

Reklamlar

Reklam

toolbar powered by www.mit3xxx.de