İFK üyeleri olarak fotoğraf yolculuklarımızda hemen hepimiz bu duygusal hazırlıkları ve mutlu karşılaşmaları yaşıyoruz her gezimizde yeniden. Bu kez yolumuz, bizi Selçuk’a, oradan da Şirince’ye ve Efes’e götürecekti. Üstelik de önemli bir araç değişimi ile… Önceki gezilerden alışık olduğumuz midibüsler yerine, Selçuk’a kadar trenle gitme fikri zaten İFK forumlarında heyecanla karşılanmıştı. Evet, birçok arkadaş trenle seyahatin gezinin halet-i ruhiyesine inanılmaz ölçüde katkı sağlayacağından emindi. Nitekim gezimiz başlar başlamaz, bunun tam da böyle olduğu anlaşıldı.
07:30
Gezilere katılım konusunda geç kalması ile ünlenen Batıgün Sarıkaya, bu kez ne hikmetse toplanma alanına ulaşan ikinci kişi olmayı başarmıştı. Uzun süre raylara bakan ve trenin nereden kalkacağını hesaplamaya çalışan Sarıkaya, kendisinden önce orada bulunan Mehmet Ali ve sonra gelen Emrah ile tanıştıktan sonra sabah çayını yudumlamaya ve gelen dostları selamlamaya başladı. 20 yıldır İzmir’de yaşadığını ve artık sıkıldığını anlatan çaycının sohbetini dinledi. Grup üyeleri giriş kapısından birer ikişer sökün ederken, gülümseyen yüzlerin enerjisi ve sabah geyiklerinin başlaması bu gezinin harika geçeceğini muştular gibiydi.
Önceki gezide tanış olunan dostların gelişi ( Murat, Mert, Metin, Ege, Emek… ) ve yeni arkadaşların katılımı ile (Emine Sivri, Emine Akdeniz, Başak, Mehmet Ali, Emrah, Muhammet, Zeynep, Melek… ) grup giderek coştu. Bu sırada Serkan Sönmez ‘in gara ulaşması ile gezimiz resmen başlamış oldu.
[Liste kontrolü – biletlerin çözümü – tren görevlisi ile konuşmalar – su vb. ihtiyaçların yolculuk öncesi temini…]
08:00
09:30-10:00
11:00 -itibariyle EFES’e gidiş-
Yolculuğumuz durak değiştiriyor. Bu kez istikamet Efes… Efes’te nefesimiz kesilecek… Müze kartımı yanıma aldığım için çok seviniyorum. Grubumuz Efes’e girenler ve girmeyenler olarak ikiye ayrılıyor; girmeyenler gözleme yemek için araçlarımızın bizi bekleyeceği öteki çıkışa gidiyorlar. Efes’e girenlerin ise sadece bir buçuk saati var. Giriş kapısında zaten bunun bir kısmını geçirmiş bulunuyoruz. Müze kartı almak isteyenler biraz bekliyorlar. Bu arada yeni bir filmli makine ile çalışmaya başlayan Emek için de film almamız gerekiyor. Fakat bu astronomik-tarihsel mekânda film satan adamın, CANON EOS 300 içine konacak pilleri bize 30 liraya vermek gibi ilginç bir fikri var. Emrah Tekşan araya giriyor; indirimle pilleri alıyoruz. Ekipman konusundaki kontroller sonrası Efes’teyiz. Arkadaşlarımızın bir kısmı içeride değil, girenler de bir süre sonra antik tiyatronun orada buluşacaklar.
Turistlerin bol olduğu bir zaman diliminde ve harika bir yaz havası eşliğinde Efes yolculuğumuzun önemli duraklarında bolca fotoğ
İtalyan turistlerin “Silenzio, per favore” ve “ quiete maledizione” şeklindeki uyarılarına karşın antik tiyatronun ses konusundaki başarısını ölçmek yani akustiği görmek amacıyla olabildiğince ses çıkardık. Burada ses’in bizden ne kadar çıkabileceğini değil, tiyatroda ne kadar yankılanabileceğini ölçmeye çalıştığımızı önemle belirtmek istiyorum.
12:30 – 13:30 – Elveda EFES!
Saatlerimiz (!) 12:30’u gösterdiğinde grubumuzun bir kısmı geç kalmıştı. Çıkışlara yönelen grubumuz bir çay içimi uzaktaki kafeteryada dinlenip yolculuğa çıkmadan önce son kez dinlenmeye çalıştı. Geç gelenler, beklendi. Hatta çay içmelerine bile izin verildi. Ve fakat mekân işleticileri, geç gelenlerin grupla hareket edeceğini hesaba katamadıkları için bu arkadaşların çay isteklerini zamanında yerine getirmediler.
14:30 – Tren Müzesi
Efes’i (hem kronolojik hem de coğrafi açıdan) geride bıraktıktan sonra yolumuz bizi Şirince’ye götürecekti; fakat ben gezinin bu aşamasında uğrayacağımız duraklardan birini önceden bilmiyordum. Meğer tren müzesine gidecekmişiz. “Harika,” dedim. “Hem trenleri severim hem de bir gün içinde ikinci kez müze kartı kullanmak çok güzel.” Aracımız bizi tren müzesine ulaştırdığında, yön duygumun bana anlamakta zorlandığım muhitlerden geçtiğimiz hissini vermesi şaşırtıcı değildi. Selçuk’un içinde bir yerlerdeydik; ama şimdi oranın yerini bulamam sanırım. (Yazıyı yazma aşamasında araştırınca buranın Çamlık köyü olduğunu öğrenmiş bulunuyorum.)
Karşımızda nostaljik bir manzara vardı. Trenler zaten hep nostaljinin temsilcilerinden olmuştur. Geçmişin önümüzde bir kitap gibi açılması ve okunmayı beklemesi bu gezinin belki de en ilginç noktalarından birinde olduğumuzu hatırlatıyordu. Çocukluğumda bile görmediğim trenler yan yana, art arda sıralanmıştı; lokomotiflere, vagonlara hayran kalmamak elde değildi. Trenlerde kullanılan her türlü teknolojik ve mekanik malzeme önümüzde uzanıyordu. Bir fotoğraf-çok-çeker’in bu manzara karşısındaki ilk tepkisi hemen fotoğraf çekmeye girişmek olabilirdi. Bunu yanıltıcı bulduğumu belirtmeliyim; ama zaman darlığı sebebiyle trenlerin dünyasına hızlı bir dalıştan sonra kimi arkadaşlarımız vagonlarda kurgu denemelerine, portre çekimlere, detay ve doku fotoğraflarına başladılar. Atatürk’ün içinde seyahat ettiği özel vagon görülmeye değerdi. Bu bölümde gerçekten güzel kareler çıktı. Saatlerimiz gitme zamanının yaklaştığını haber verse de, - ki bu bölüm için 45 dakika süremiz vardı.- birçok arkadaşımız son karelerini çekmenin ya da hoplayıp zıplamanın telaşı içinde trenler arasında dolaşıyordu. Grup üyeleri tekrar toplandığında saat 15:00’i geçiyordu. Son olarak tren müzesinin en etkileyici yanının vagonlar ya da lokomotifler, makaslar ya da marşandizler değil, orada bulunan ve bir süre sonra kendisini hissettirmeye başlayan “geçmiş” duygusu olduğunu belirtmeden geçmeyelim. Buradaki geçmiş, belki ziyaretçilerin de “kendinden geçmiş” bir halde buradan ayrılmalarını sağlayabilirdi, ne derseniz?
15:30 – Nihai Durak: Şirince
Şirince’ye varış kısa sürdü. Dar yollardan ve keskin virajlardan sonra birçoğumuzun birçoğuncu kez geldiği Şirince’ye ulaştık. İlk kez gelen arkadaşlar da Şirince’de fotoğraf çekmek için sabırsızlanıyordu. Araçlarımız bizi meydanda bıraktıktan sonra grup üyeleri ara sokaklara dağıldılar. Bir kısmı yukarıdaki kiliseye gitme kararı verdi. Bir kısmımız Emek’in fotoğraf makinesindeki filmi sarmak için bir süre uğraş verdik. Şirince’de fotoğrafçı olmadığını öğrenmenin şaşkınlığı ile filmi sardık ve arkadaşlarımızı bulma telaşıyla sokaklara vurduk kendimizi. Yol bizi yukarı götürüyordu. Terk edilmiş evler arasından geçiyor, kapalı kapılar ardında keçi ve koyun benzeri hayvanların seslerimizi duyup hareket ettiklerini görüyorduk.
Fransız turistlerin neşeli varlığına eklemlenen genç bir grup Dilek Çeşmesine ve gerçekleşen dileklere dair esprili bir konuşmanın içinde yer aldıktan sonra Emek beş erkeğin şarap içerken pozlarını çekmek isteyince Mert, Muhammet, Ümit, Akgün ve Batıgün ellerine şarap şişelerini alarak oturdular ve poz vermeye çalıştılar. Bunlar günün son kurguları sayılabilir.
17:00 ve sonrası – Elvede Şirince!
Akşam ışıkları Şirince tepelerine vuruyor. Gün batıyor artık. İnsanlar biten bir günün gölgeleri gibi kasabanın içinde kayboldular. Yollar silikleşti; akşam soğuğu yavaşça şehre indi. Pazarcılar son satışlarını yapıyorlar. Ekmek satan kadın yıllardır oradaydı; biz ise onu sadece kiliseye çıkarken ve sonra da inerken görüyoruz. O bir fotoğraf karesinden çok fazlası belki; bu kederli akşam saatinde birdenbire neşenin içinde koşut ilerliyor bu düşünceler. Duyguların bulduğu yolda kendimize yol açarak kasabaya iniyoruz tekrar. Büyük bir kısmımız Mahzen’e gidiyor. Şarap içmek ve belki de almak için. Bir kısmımız daha aşağılara kıvrıldık. Araçlarımızın bulunduğu mıntıkaya yakın bir başka mahzen varmış. Orada da bizlerden bir grup… Ama esas ‘Mahzen’ yukarıda, kilisenin altındaymış. Fotoğraf için mevcut ışık giderek azaldı. Şehrin ışıkları da yeterli değil, bir akşam yemeği yemek için durup çevremize baktık. Bir kısmımız gözleme yedik hemen karşısında Mahzen’in. Diğer grup da bu sırada yukarıda “degüstasyon” işlemini gerçekleştiriyordu. İnkar edemeyiz ki grubumuzda gerçekten ‘gurme’ niteliğinde birçok dostumuz mevcuttur. Fotoğraf karelerine yansıyan kısmını dışarıda bırakırsak gezilerimizde eğlencenin ve yemeklerin bu ölçüde tatlı ve zevkli geçmesinin sebebi de bu olsa gerektir. Ve tabii ki yemek an’ındaki o harikulade sohbetler. Bu sohbetlerin tadıyla yediklerimiz, içtiklerimiz bir kat daha lezzetli olmamış mıdır?
Eve Dönüş
Kısaca her şey bir dönüş yolculuğunda olması gerektiği ölçüde güzel ve etkiliydi. Ve bir de insan yüzleri vardı sımsıcak, dost ve samimi… Bu yüzlerin anlattığı bir gerçek miydi fotoğraflarda kendini gösteren?
Mutluluğ
Sevgili dostlarım, hayata açık diyaframlarla bakın, bol bol ışık girsin yaşamınıza, gözlerimizden yansıyan sevgi ve dostluk dolu ışıkları pozlayın olabildiğince. Bazen küçücük bir enstantaneye öyle çok şey sığar ki onu ancak zaman geçince anlayabiliriz, bizim enstantanelerimize dostluk, fotoğraf aşkı ve yaşama tutkuyla bağlılık hâkim… Evet böyle bu, sevgili dostlarım, iyi ki varsınız, iyi ki Şirince var ve biz iyi ki birlikte fotoğraf çekiyoruz… Çünkü çoğu kez tek başına çekilen fotoğrafın, yalnız yemek yemenin acı lezzetinden başka bir tadı olmayabiliyor. Deklanşör seslerine dost sesleri de karışmalı, tripotlar dost omuzlarda taşınmalı, lenslerimiz dost gözlerle de görmeli ve fotoğraf makinelerimiz dost ellerde yükselmeli… Varlığınız için hepinize sonsuz teşekkürler…
Not: Gezinin düzenlenmesinde katkısı olan tüm dostlara ve en başta Serkan SÖNMEZ’e teşekkürler… Bir dahaki geziye kadar sağlıcakla kalın…

























Yorumlar
Fotoğraf ve dostlukla geçen bir gün bu kadar edebi ve güzel anlatılabilirdi ..Teşekkürler
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.