Sabah yola çıkma vakti geldiğinde, yolculuklara alışkın ruhum kendini sokaklara atmak için sabırsızlanıyordu. Gözkapaklarımın kapanma isteğine karşı çıkan bu ruh, beni sokaklardan sokaklara, insanlardan insanlara sürükleyecekti gün boyunca. Yaşanabilecek tüm güzellikleri bu fotoğraf sevdalısı ruhun önceden kestirebildiğine ikna olmuştum artık.
İzmir’de serin bir yaz sabahı doğuyordu. Sabahın tatlı esintisi saçlarıma dokunuyordu. Metroya doğru ilerlerken üst-geçitten Ege Üniversitesinin üzerine kümelenmiş enfes bulutları gördüğümde, “Bugün bulutlar bile benden fotoğraf çekmemi istiyor.” dedim kendi kendime. Belki de bu sebeple Cunda’daki inanılmaz sıcağı hesap edememiştim. Gün boyu tatlı bir rüzgâr makinemi ve yüzümü bırakmaz diye düşünüyordum. [Bu konuda yanıldığımı, Cunda’da servislerden indiğimiz anda ayakkabılarımı meydana, pantolonumu da bacaklarıma yapıştıran sıcakla karşılaşınca anladım. Başım şapka istiyordu ve fakat sitedeki önemli uyarılara rağmen yanıma şapka almamıştım.] Rüzgâr oysa kısa süre sonra bırakmıştı saçlarımı.
Konak’a inmek, İzmir’de her zaman büyüleyici bir şeydir. Zaten bu şehrin yerlisi “İzmir’e iniyorum” der bu eylem için. 06.45 gibi Konak meydanına inip Saat Kulesine yürürken günün mükemmel geçeceğini biliyordum. Çantamın ve Gülşen’e vermek üzere yanımda getirdiğim Tripotun bana güç verdiğini, çekmek istediğim tüm fotoğrafların an-be-an bir yerlerde beni beklediğini zihnimin en önemli noktalarında duyumsuyordum. Saat Kulesinin etrafında kümelenmiş güvercinler uçuşurken grup üyelerinin bankların yakınında toplanmış beklediğini; gülen yüzler ve sabah esprileriyle gelenleri karşıladığını görmek her gezide olduğu gibi bu kez de mutluluk vericiydi. Fotoğrafa gönül vermiş dostların bir arada olmasından daha güzel ne olabilir ki! Üstelik yeni yüzler, yeni dostluklar da vardı Ayvalık gezisine katılan. Bu bir fotoğraf gezisiydi, doğru; ama bir yandan da belki fotoğrafla başlayan güzel dostlukların ve paylaşımların sınırsız mekânı olmuyor muydu gezdiğimiz yerler? Bize düşen görev, bu sınırsız mekânda bilgi ve duygu paylaşımlarında bulunmak ve dolu dolu zaman geçirmekti belki de…
Grubumuz yavaş yavaş toplandı. 07.00 sularında aramıza yeni katılan arkadaşlarla birlikte 40’ı bulmuştu sayımız. Servis araçlarından birinin ya da belki her ikisinin de gecikmesi sebebiyle (Ben o anda arkadaşlarla sohbet ettiğim için gecikme sebebini duyamamıştım.) yolculuğumuza 10-15 dakika geç başladık. Ama öyle bir başladık ki, önceki gezilerde hissettiğim o sabah mahmurluğundan eser kalmadı. İki araca (Zenginoğlu’ydu bu araçlar.) gelişigüzel yerleştik. (Sanırım şoförler de gecikmeden dolayı belli belirsiz bir mahcubiyet yaşıyorlardı.) Ben gezi boyunca, türkülü-şarkılı, gülmesi-konuşması bol araçtaydım. Üstelik yolculuğumuz başlar başlamaz bütün enerjimizle “eğlenme” duygusunun tam göbeğine daldık. Bir yönüyle kahvaltı yapmamış olmanın getirdiği bir sabırsızlık da vardı. Sözünü ettiğim servise binen arkadaşlar, bu aracın arkasındaki fazla enerjiyi mazur görsünler… Nitekim bu durum kahvaltı yapmak için durduğumuz “Sütevi”ne kadar sürdü. Bundan sonrası için en azından kendi adıma tüm gücümü ve dikkatimi kahvaltıya verdiğimi söylemek durumundayım. Maslow belki de haklıydı; sabahki o muhteşem fotoğraf aşkı, bu anlarda yerini sucuklu yumurta, söğüş, karadut reçeli, kızarmış ekmek, zeytin, peynir içerikli zengin kahvaltıya bırakmıştı. Nitekim kahvaltı biter bitmez çantamı omzuma astığımda belleğim yeniden fotoğrafa dönüş yapmayı başardı.
Yolculuğumuz bu kez kesintisiz olarak başladığında gün İzmir’e tamamen yerleşmişti. Fotoğraf makinelerimizi gezi öncesi kontrol ediyor ve deneme çekimleri yapıyorduk. Grubumuzun en önemli özelliklerinden biri de buydu zaten: Fotoğraf üzerine düşünen, duygu ve bilgi paylaşımı yapmaktan çekinmeyen ve birbirini geliştiren insanlar olarak bir aradaydık. Derken “Kutsal Scott abimiz” İlhan Abi, aksesuar olarak getirdiğini söylediği gitarını alarak eşlik etmeye çalıştığımız; ama pek başaramadığımız şarkılar çalıp söyle(t)meye başladı. Doğrusu ya, zamanın nasıl geçtiğini anlamadık bu sebeple.
11.30 gibi Cunda’ya vardığımızda etrafı görmemizi engelleyecek düzeyde bir sıcakla karşılaştık. Eğer bu, Cunda’nın bizi sıcakkanlı bir selamlama göstergesi idiyse, Cunda fena halde ayıp etmişti bize. Gerçi “Şapkasız çekmem abi!” diyenler için pek sorun yok gibiydi; ama sıcak, güneş gözlüklerine, fotoğraf makinelerimize, temas ettiğimiz her yere yayılıyordu sanki. Grubumuz saat 15.00’te servislerin bizi indirdiği otobüs durağında buluşmak üzere sözleşip Cunda’nın kaybolabileceğimiz ve rahatlıkla“eriyebileceğimiz” eski sokaklarında dalga dalga ilerlemeye başladı.
Cunda evlerinin güzelliği ve sokaklarının ilginç yapısı dikkatimizi çekmişti. Taşlı yollar yürüme konusunda sorun yaratsa da var olan havayı destekliyordu. Aşırı sıcaklar birçok arkadaşımızı fotoğraf çekmeyi bırakıp gölge bir yerde dinlenmeye zorladı. Fakat bölgeyi keşfetmek için az zaman vardı. Bu yüzden sıcağa rağmen sokaklarda dolaşmayı sürdürdük. Kelimenin tam anlamıyla fotoğraf çekmek için ter akıttık. (Bu arada KPSS yüzünden geziye katılamayan Emrah dostumuz da İzmir’de soruların başında ter akıtmaktaydı. Onun için de çekim yapacağımıza söz vermiştik.)
Bu bölgenin sokakları çok ilginçti; bir yerde kesişiyor, sonra ayrılıyor, sonra birden dikleşip az önce kesiştiği sokakla yukarıda kavuşuyordu. Her iki cepheyi birden gören evler, serin kapı eşikleri, gülen çocuklar, kapı önlerinde ya da içeride bekleyen yaşlı teyzeler, amcalar fotoğraf için sürprizler sunmaya yetiyordu; ama açıkçası birçok ıssız sokaktan bomboş vaziyette geçtiğimiz de oldu. Fotoğraf arayışı değildi aslında bu, fotoğraf zaten bizi orada bir yerde hep bekliyordu; bu daha çok “fotoğraf için yaşadığımız serüven”in kendisiydi, bu serüvene duyduğumuz ‘aşk’tı bizi sıcağın alnında pişiren.
Sokakların yukarıda ulaştığı eski değirmen ve kilise görülmeye değerdi. Söz konusu mekân 1990’lı yılların ortasında Rahmi Koç tarafından “Kent Kitaplığı” hâline getirilmişti. Cunda’ya hâkim yapısı ve konumu belki “cunda yönetimi” için elverişliydi; fakat Allahtan edebiyat ve kültür ağır basmış ki yöre halkına ve ziyaretçilere her zaman açık bir kitaplık olarak hizmet veriyordu. Buradaki teras benzeri balkonda şehri ve denizi izlerken içeceklerimizi yudumlamak çok keyifliydi. Fotoğraf aralarında dost yüreklerle sohbet ise cabasıydı. Kuşkusuz gezi harika başlamıştı ve evet harika gidiyordu.
Değirmen’den iniş sırasında virane bir yapıda bulunan etkili bir örümceğin makrosunu çekmek için durduk birçoğumuz. Bir kısmımız yan sokaklara saparak aşağı inmeye koyulduk. Bunda Cunda’dan ayrılış saatinin gelmesi kadar Beybaba Restoran’da balık yeme fikrinin de etkili olduğu yadsınamazdı. Grubun büyük kısmı zaten fotoğraf çekmeyi biraz erken bırakıp sözü edilen mekânda Papilla (!) ya da Lüfer yemeye başlamıştı. Tabağımda iki kez aksilik yaşamama karşın, keyifle yediğim balıkların yanında sohbet ortamının etkisi tartışılmazdı. Fotoğrafa ve insana dair her şey keyifli bir sohbet ortamında yeni şeyler öğretiyordu bizlere.
Günün kalanı için tüm enerjimizi lezzetli balıklarla topladıktan sonra dönüş için servislerin bizi beklediği alana yürüdük. Sıcak etkisini azaltıyordu; ama moral inanılmaz derecede yükselmişti. Hele de Beybaba Restoran’ı biraz geçince sıralanan diğer mekânların birinden “İzmir’in en iyi fotoğrafçıları, İFK, hoş geldiniz, buyurun efendim, buyurun!” şeklindeki ‘çağrı-tezahürat-müşteri kapma’ biçimli cümleler “Vay, kulübümüzün ünü giderek yayılıyor” duygusu yaşamamıza yetmişti.
Hem yemek hem fotoğraflar hem de yayılan ün dolayısıyla gönenmiş vaziyette servislere döndük. Ayvalık bizi bekliyordu. Sokakları canlanmaya başlamış olmalıydı. Güneş, karşı tarafa düşecekti artık. Yorgunluğumuzu nasılsa Cunda’da almıştık; bu durumda Ayvalık’ta çok iş çıkarmayı bekliyorduk. Öyle de oldu; Ayvalık bize bu konuda çok imkân tanıdı. Her şeyden önce sokakları Cunda sokaklarından daha güzeldi. Ayrıca insanları da sıcak çekilince sokaklara inmiş, tüm samimiyetleriyle bizi bekliyor gibiydiler. Bu duyguyu uzun zamandır yaşadığımı hatırlamıyorum. Ayvalık’ta, saat 15.30 civarında ayrıldığımızda 19.00’a kadar zamanımız vardı. Bu süre içinde sokaklarda istediğimiz gibi cirit atabilirdik. Nasılsa bu zaman dilimine serbest zaman deniyordu.
Grubumuz yine irili ufaklı kümelere ayrılıp Ayvalık içinde küçük bir gezintiye çıktı. Bu gezintilerde belki de en ilginç olaylardan birini, ara sokaklardan birinde ağ yamayan balıkçıların yanında yaşadık. Oğuzhan’ın puro ikram ederek fotoğraflarını çekmeye başladığı genç ve oldukça karizmatik yüz hatlarına sahip balıkçının büyük ihtimalle annesi, hemen yandaki kapıdan “Ne yapıyorsunuz çocuklar; bu sıcakta yorulmadınız mı? Alın bakayım!” diyerek elimize bir tabak sıcak sarma tutuşturdu. (Gerçek, taze, leziz Ege sarması…) Aman Allahım, o sarmanın tadı hâlâ damağımda! 30 saniye içinde biten boş tabağın görüntüsü de… Ağ yamayan balıkçıların çalışmalarını fotoğraflayıp onlarla biraz sohbet ettikten sonra teyzenin ellerinden öptük ve yeniden sokaklara da(ğı)ldık. Sokaklar bitmiyordu, vakit ilerliyordu; küçük grubumuzla eğlenceli fotoğraflar ve “fotoğraf arkası çekimler” üretmeyi sürdürdük. Ayrılış zamanı yaklaşırken biraz mola vermek biraz da gelmişken “Ayvalık Tostu” yemeden gitmemek için Migros’un arkasındaki kafede oturup serinlemeye çalıştık. Bu arada hepimiz sanırım birer Ayvalık Dostu olmuştuk. Ayvalık bize fotoğraf adına kollarını açmıştı; güneşin bu saatlerdeki tatlı ışıkları da çok yardımcı olmuştu. Bütün arkadaşlarımızın ortak fikri, sanıyorum, bu gezide daha çeşitli ve güzel kareler yakalandığı ve Ayvalık serüvenimizin daha eğlenceli olduğu yönündeydi. Gerçekten de grubumuz yavaş yavaş kaynaşmaya başlamış, fotoğraf adına da oldukça iyi kareler üretmeyi başarmıştı.
Dinlencemiz bitince servislerin bulunduğu noktada buluşup Şeytan Sofrası’na doğru yola çıktık. Gün batmak üzereydi ve etkili günbatımı fotoğrafları için Şeytan Sofrası oldukça iyi bir konumdaydı. Yolu biraz zorlu sayılsa da vardığımızda manzaranın güzelliği ve görkemi her şeyi unutturdu; ovaya ve Ayvalık’a oldukça tepeden bakıyorduk. Fakat pazar olması dolayısıyla etraf insan kaynıyordu. (Oysa gün boyu sıcakta yeterince kaynamıştık.) Kadraja giren istenmeyen kafalar, kollar, bacaklar fotoğraf çekimini zorlaştırıyordu. Bunun yanında grup olarak bölgeye yayıldığımız ve dikkat çektiğimiz için, kıyıdan köşeden, “Bunlar kim acaba? - Katalog çekiyorlar sanırım. – Yok canım, baksana gitar filan var, bunlar albüm kapağı çekiyorlar. – Bence belgesel yapacaklar abicim bunlar. – Of, şu fotoğraf makinesinin büyüklüğüne bak!” şeklinde diyaloglar duymamak mümkün değildi? Kalabalığa rağmen manzaraya bakan kayaların üzerinde ters ışık çalışmaları ve hatta küçük kurgular denemekten de geri kalmadık. Bu vesileyle kayaların üzerine çıkmayı göze alan korkusuz modellerimize bir kez daha teşekkür ediyoruz. ( Ayrıca bu kadar güzel bir bölgeye ayak bastığı için şeytanı da tebrik etmeden geçmeyelim.)
Gün battı batacakken Şeytan Sofrasından ayrılmak zorunda kalmak biraz üzücü olsa da servis araçlarının gece belirli bir saate yetişmesi gerektiği için araçlarımıza yöneldik. Hâlâ fotoğraf çekmek isteyen birçoğumuz araçlara binmeden önceki son anları bile değerlendirmek istiyordu. Nihayet yola koyulduğumuzda herkes bu güzel günden geriye kalan fotoğrafları izleyerek o tatlı yorgunluğun tadını çıkarıyordu. Fotoğraflarımız üzerine yorumlar yapıp eksiklerimizi görmeye, sonraki gezilerde ne yapmamız gerektiğini düşünmeye çalışarak başladığımız dönüş yolculuğumuz, en az sabahki yolculuk kadar keyifli geçti.
Fotoğrafa gönül vermiş amatör fotoğrafçılar olarak, fotoğraf çekmenin o dayanılmaz hafifliğini, var olmakla eş değer tuttuğumuzdan olsa gerek, bir sonraki geziyi iple çekerek İzmir’e vardık. Bütün dost yüzler, Konak’ta bu gezi için son kez görüşüp vedalaştık. Ama hepimiz bir sonraki geziye kadar, içimizde günden güne büyüyen fotoğraf tutkusunu paylaşabileceğimiz dostlarımız olduğu için kendimizi şanslı görüyorduk. Ve fotoğraf çekmeyi hiç bırakmayacağımızı da biliyorduk. Çünkü biliyorduk ki: “En güzel fotoğraflar henüz çekilmemiş fotoğraflardır ve henüz çekilmemiş o fotoğrafları, bu yolculukta bize eşlik eden dostlarla aramanın keyfi bambaşkadır.”

























Yorumlar
parmaklarına sağlık
ilk gezim olduğu için bana en iyi şekilde tercüme olan cümle bu cümle oldu.Keyifli bir yazı .teşekkürler.
Bu arada İlhan Abi, yazıyı edebî yönleri açısından beğendiğin için ayrıca teşekkür ederim. Yalnız o kahvaltıyı hakikaten özlemle anıyorum
Güzel yorumlarınız ve desteğiniz için çok ama çok teşekkürler… Saygı ve sevgiler… Umarım gezilerimiz ve fotoğraf ve dostluk üzerine paylaşımlarımız daim olur.
derin edebi kurgular içeren hoş anlatımın için teşekkür ederim. geziyi içten yaşayan bir kahramanın öyküsü bu
kompozisyon olarak ilgi alanlarını iyi kullanmış, ışık ile net ve netsiz alanları çok güzel belirlemişsin. geziden önceki gece gözkapaklarının direnişi ve iç dünyanın heyecanını gezi boyunca da hissettirdin. her ne kadar sonradan gurme olarak kahvaltı masasından cebren ayırmış olsak da
anlatımın paylaşımın dostluğun için teşekkürler. bu sevgiyi ve ışığı kaybetme
Bu arada yazı da çok güzel olmuş, sanırım bundan daha iyi anlatılmazdı.
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.